Tüm
bir yıl geride kalmış: yorgunluklar, hüzünler, kahkahalar, gözyaşları, eski
dostluklar… Şimdi ise umut dolu yeni bir yıl kapıda. Eşinizi ve çocuklarınızı
yanınıza alıp şehrin gürültüsünden uzak, birkaç günlük sakin bir yılbaşı
tatiline çıkıyorsunuz. Yeni yıla en sevdiklerinizle girmek, birlikte dilek
tutmak fikri yüreğinizi ısıtıyor.
Serin
ve kapalı bir cumartesi sabahı yola koyuluyorsunuz. Bazen sevdiğiniz şarkılara
eşlik ediyor, bazen ağlayan bebeğinizi ninniyle avutuyor, bazen de
çocuklarınıza bilmeceler sorarak yolun keyfini çıkarıyorsunuz. Her şey sıradan
bir yolculuk gibi akıp giderken, gök birden çatlıyor. Şiddetli bir sağanak
başlıyor. Bu sırada yolda mahsur kalmış, otostop çeken bir adamı görüyorsunuz.
Perişan hâlde. “En kötü ihtimalle en yakın benzinlikte indiririz” diye
düşünüyorsunuz. Ona acıyıp arabayı durduruyorsunuz.
Ve
işte tam o anda, sanki havanın uğultusuyla birlikte tüyleri diken diken eden bir
melodi yükseliyor. İçinize soğuk bir ürperti işliyor. Bir şeylerin ters
gittiğini hissediyorsunuz. Ardından şu dizeler kulaklarınızda yankılanıyor ve
hayatınızın en ağır ve muhtemelen son pişmanlığını hissetmeye başlıyorsunuz:
There’s
a killer on the road
His brain is squirmin’ like a toad
Take a long holiday
Let your children play
If you give this man a ride
Sweet family will die
Killer on the road…
Evet,
ürkütücü, rahatsız edici ama bir o kadar da ustaca işlenmiş Riders on the
Storm’un çıkış öyküsü, işte böylesi bir hikâyeden ilham almıştı.
Gerçek esin kaynağı, trajik bir yaşam öyküsüne sahip olan Billy Cook’tu. On bir çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Henüz beş yaşındayken annesinin ölümüyle sarsıldı; annesinin cesedini ilk bulan da kendisiydi. Babası, kısa süre sonra çocukları; terk edilmiş bir madene bırakıp kayboldu. Çocuk esirgeme kurumuna alındığında Billy’nin fiziksel ve psikolojik durumu hiç iyi değildi. Diğer tüm kardeşleri evlat edinilirken, saldırganlığı yüzünden kimse onu evlat edinmedi.
Genç
yaşta küçük suçlara bulaştı, 12’sinde ıslahevine gönderildi. Hâkim, ona
koruyucu aile seçeneği sunduğunda “Islahevi daha iyi” dedi. Çıkınca babasına
döndü, ardından silahlandı, geçici işlerde çalıştı, bulaşıkçılık yaptı. Ama
içinde büyüyen nefret kabına sığmıyordu. 1950’nin Aralık ayında önce bir
tamircinin arabasını gasp etti, ardından Carl Mosser adlı bir çiftçinin aracına
bindi. Arabada eşi, üç çocuğu ve köpekleri vardı. Aileyi 72 saat boyunca rehin
tuttu. Bir benzinlikte Mosser direnince, Billy’nin öfkesi taştı ve beş
kişiyi—üçü çocuk—ve köpeği acımasızca öldürdü.
Tutuklandığında
hâkim, Billy’nin yaşadığı zorlu çocukluğu göz önünde bulundurdu, ölüm cezasının
ağır olabileceğini söyledi. Ama savcı, “Bir çocuğun zor geçmişi, altı kişiyi
katletmenin bahanesi olamaz” diyerek ölüm cezasını talep etti. Kamuoyu baskısı
altında Billy idam edildi.
Bu
olay popüler kültüre de yansıdı. Jim Morrison’ın yazıp yönettiği HWY: An
American Pastoral filminde Morrison, “Billy” adlı esrarengiz bir
otostopçuyu canlandırdı. Morrison’un gençliğinde otostopla sevgilisine gittiği
yolculukları da onun Billy figürüne duyduğu yakınlığı artırıyordu. Belki de
Morrison, kendi çalkantılı yaşamını—uyuşturucu sorunları, polisle başı derde
girmesi, tükenmişliği—Billy’nin karanlığıyla özdeşleştirdi. İşte bu
kesişimlerden “Riders on the Storm” doğdu.
Hikâyenin
müzikal tarafı ise spontane bir anın ürünüydü. Grup, “(Ghost) Riders in the
Sky” üzerinden jam yaparken Morrison, “Bunun için sözlerim var” dedi.
Mırıldandığı melodiyi Ray Manzarek hemen yakaladı ve o meşhur bas hattını
klavyede çaldı. Basçı Jerry Scheff, piyanodaki bu patterni bas gitarla çalmanın
zorluğunu söylese de Ray’in ısrarıyla çalıştı ve sonunda kayda geçti. Şarkının
demosunda basları Ray piyanoda çalarken, stüdyo kaydında Scheff elektrik basta
çaldı.
Ray’in
klavyesi fırtınayı andırıyordu; Rhodes’un damla damla inişleri, sağanak yağmura
dönüşüyordu. Jim’in de fikriyle şarkıya gerçek yağmur ve gök gürültüsü
efektleri eklendi. Üzerine bir de vokallerinin altına fısıltılı bir “hayalet
vokal” kaydetti. Bu, onun son stüdyo kaydı olacaktı.
Sözlerde
Morrison, hem Billy’nin hem de kendi hayatının ağırlığını yansıtır. Hayata
“fırlatılmış” olma duygusu, kaçınılmaz bir kaderin içine doğmak: Sanki zorunlu
olarak doğmuş ve yaşamak zorunda bırakılmış gibi hisseder ve şu sözler ortaya
çıkar:
Into
this house we’re born
Into this world we’re thrown
Like a dog without a bone
An actor out on loan
Riders on the storm
Sonra
“yoldaki katil” imgeleriyle Billy’ye gönderme yapar. Ve hemen ardından, tek
sığınak olarak aşkı işaret eder. Bu fırlatılmışlık ve yaşamak zorunda olmanın
getirdiği güçsüzlükten şefkat’e sığınır.
Girl,
you gotta love your man
Take him by the hand
Make him understand…
The world on you depends
Our life will never end
Gotta love your man
Jim
farkındadır ki, fırtınanın ortasında yaşamı dayanılır kılacak tek şey, sevgidir.
Bu zorluktan çıkmanın tek yolu şefkatli kolların arasında kendini bırakmaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder