Irkçılık,
Amerika başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde, yüzyıllar boyunca
siyahların üzerine ağır bir gölge gibi. Nice acıklı hikâye vardır; ama
benim belleğimde en çok yer edenlerden biri Green Book filminde
anlatılan hikâyeydi. Bir yanda bağnaz önyargılarla büyümüş beyaz bir şoför,
diğer yanda zarafeti, eğitimi ve muazzam virtüözlüğüyle büyüleyen bir caz
piyanisti... Piyanist, üst sınıftan kalabalıklara konserler verirken
hayranlıkla alkışlanıyordu. Fakat sahnede alkışlanan o eller, kuliste aynı
saygıyı görmüyordu. Filmin bir sahnesinde, kısa bir ara sırasında lavaboya
gitmek istediğinde görevli onu dışarıdaki “özel” tuvalete yönlendirir. O
tuvalet, dökülen tahtaları, karanlığı ve pisliğiyle insana hakarettir. İşte tam
da o an, bir insanın yalnızca teni yüzünden ne denli aşağılanabileceğini, hiç
beklenmedik bir sahneyle güçlü bir şekilde hissettirmişti.
Tabiki ırkçılık sadece bir film sahnesinden ibaret değildi. Özellikle 1950 ve 60'lı yıllarda siyahiler lehine pek çok gelişme yaşanmıştı. 1954’te ABD Yüksek Mahkemesi, okullarda siyah
ve beyaz öğrencilerin ayrılmasını anayasaya aykırı bularak, eğitimde eşitliğin
önünü açmıştı. Ancak özellikle Güney eyaletlerinde bu karar, beyazların sert
direnişiyle karşılaştı. Arkansas’ın başkenti Little Rock’ta, dokuz siyah
öğrenci Central High School’a kayıt yaptırdığında ise bu eşitlik mücadelesi en
dramatik anlardan birine sahne oldu. “Little Rock Nine” olarak tarihe geçen bu gençler,
yalnızca okumak için değil, varlıklarını kabul ettirmek için de savaşmak
zorundaydı.
O
öğrencilerden biri, Elizabeth Eckford, sabah okulun kapısına yalnız başına
yürüdü. Karşısında öfkeyle bağıran, tehditler savuran beyaz bir kalabalık
vardı. İnsanlar, onu öldürmekten, işkence etmekten söz ediyor; okuldan defolup
gitmesini istiyorlardı. Elizabeth’in tek başınalığı, o gün, tarihin en güçlü
imgelerinden birine dönüştü. ABD Başkanı Eisenhower, anayasal düzeni korumak
için federal askerleri bölgeye göndermese belki de o kapı hiç açılmayacaktı.
Fakat o cesur dokuz öğrenci, adım adım içeri girdiler. Ve böylece onların
mücadelesi, siyahların eşitlik yürüyüşünün simgesi oldu.
İşte The
Beatles’ın Blackbird şarkısının ilhamı da tam buradaydı. McCartney,
Hindistan’da albüm hazırlıkları sırasında duyduğu bir karatavuk sesinden yola
çıkmıştı belki, ama yazdığı sözler çok daha derin anlamlar taşıyordu. “All your
life, you were only waiting for this moment to arise…” diyordu. Bu, okula ilk
kez adım atan, heyecanla ve korkuyla dolu siyah öğrencilerin anına bir selam
gibiydi. “Blackbird fly / Into the light of a dark black night” sözleri ise
adeta Elizabeth’in o karanlık kalabalığın arasından ışığa, yani umuda ve
eğitime yürüyüşüne eşlik ediyordu.
Müziğin
arkasında ise başka bir hikâye vardı. McCartney gençlik yıllarında George
Harrison’la birlikte Bach’ın Bourrée in E Minor eserini kulaktan çalmaya
çalışmış, ama doğru düzgün becerememişlerdi. İşte o “yanlış” deneme, yıllar
sonra Blackbird’ün gitar melodisinin ilhamı olacaktı. Şarkı kaydında
yalnızca bir gitar, bir vokal ve McCartney’nin ritim tutan ayağı vardı. Ayağı
bazen tempo kaçırsa da, o kusurlar şarkıya insani bir sıcaklık katıyordu. 32
denemeden sonra en iyisi seçildi; ve üzerine gerçek bir karatavuk sesi eklendi.
Ve böylece
White Album’ün son ve özel şarkısı “Blackbird”, yalnızca bir
kuşun değil, dokuz siyah gencin, Elizabeth’in, ve tüm bir eşitlik mücadelesinin
sesi oldu. McCartney, kendisinin de belirttiği gibi şarkıyı bir kuşa değil, yamyam kalabalığın
içinde yalnız başına duran o genç kıza söylemişti. Onların cesareti, hâlâ
bugünün karanlık gecelerinde yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.
Yorumlar
Yorum Gönder