Londra sokaklarında pek popüler, Guinness hanedanının
varislerinden biri olması hasebiyle magazinin odak noktası bir genç vardı: Tara
Browne. Tara'nın yakın çevresi çok popüler ve meşhur kişilerden oluşuyordu ki
bunların başında Brian Jones, Mick Jagger, Marianne Faithfull ve The Beatles
üyeleri geliyordu. Londra'nın sosyetesinin merkezinde bulunan Tara'nın bir de
hız tutkusu vardı, yarış pilotluğuna merak salarak özel bir Lotus otomobil
satın almıştı. Noel öncesinde yine şaşalı bir gecenin sonunda park halindeki
bir kamyona çarptı, Tara henüz 21 yaşında hayata veda etti.
Tara’nın ölümü Londra sosyetesini sarstı. Çocuklarının
velayet davası bile gazetelere taşındı; Daily Mail’deki haberler sabah kahvesi
eşliğinde milyonlara ulaştı. İşte o sabahlardan birinde John Lennon gazetenin
manşetinde bu haberi okudu. Kısa süre sonra da Beatles tarihinin en ikonik
şarkılarından biri doğacaktı. Lennon satırları görünce mırıldandı:
“I read the news today, oh boy…”
Tara’nın trajedisi, yalnızca küçük bir kıvılcımdı aslında. Lennon ve McCartney, Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band albümüyle birlikte şarkı yazımında yeni bir döneme girmişti. Artık saatler süren ortak oturumların yerini, birbirlerine pas atarak ilerleyen, adeta ping pong gibi karşılıklı fikirler alıyordu. Lennon gazeteden okuduğu bu ölüm haberini melodilere dökerken, Paul başka bir parçanın üzerinde çalışıyordu. İki ayrı parçayı, bir köprüyle birleştirerek The Beatles'ın en etkili ve dramatik parçalarından biri olan "A Day in the Life"'ı ortaya çıkardılar. Şarkı birçok “tüm zamanların en iyi şarkıları” listesinde üst sıralarda yer aldı, Grammy adaylığı aldı, Q ve Mojo dergilerinde zirveye çıktı ve Rolling Stone tarafından Beatles’ın en büyük eseri seçildi. Hatta Queen’in “Bohemian Rhapsody”sine ve Apple Macintosh’un açılış sesi gibi popüler kültür unsurlarına ilham verdi. Öyle ki 2006 yılında, Lennon’ın el yazısıyla yazdığı “A Day in the Life”ın sözleri 2 milyon Dolara alıcı buldu.
Şarkının ilham kaynakları yalnızca Tara’nın ölümü değildi.
Daily Mail’de aynı gün çıkan “Lancashire, Blackburn’de 4.000 çukur var” haberi
de dizelere karıştı. John, kafiye için eklediği Albert Hall ile o meşhur
çukurlar arasında sıkışıp kalmışken, eksik olan kelimeyi tamamlamak için yakın
dostu Terry Doran “fill” diyerek bu boşluğu “doldurmuş” olacaktı. Mevzubahis
Terry Doran daha sonra Apple Publishing’in yöneticisi olacaktı. (İlginç bir
şekilde bu Apple Steve Jobs’un apple’ı değil; bu iki marka
birbirleriyle davalık da olmuşlardır) Lennon’ın “The English Army had just won
the war” dediği satırlar ise onun yeni oynadığı How I Won the War filmine
göndermeydi.
Parçanın önemli bir kısmını tamamlayan John, elinde Daily
Mail gazetesiyle Paul’un kapısını çaldı ve piyanonun başına geçti. Özellikle “I read the news” ile başlayan girişler Paul’u çok etkiledi. Paul cümlelerdeki
hikayeyi bir politikacının hikayesi olarak düşündü. Onun aklını kaçırdığını ve
uyuşturucu etkisinde kalarak kazaya karıştığını düşünüyor ve hikayeyi onun
üzerine kurguluyordu. Aslında John da Lordlar Kamarasına ait bir adamın bile
üst sınıftan olmasına rağmen mutsuz olmasına odaklanır. Lenon bu ölüme kayıtsız
kalır hatta absürt bir şekilde kahkaha atar. Ardından büyük bir savaşın medya
merceği ile nasıl aktarıldığına değinir. Ancak kendisi bu olayla ilgilenmez ve
kopuk, ruhani bir ilgisizlik gösterir. Son kıtada Lenon absürtlüğün seviyesini
daha da artırarak Blacburndeki dört bin delikten söz açar. Bazı deliklerin
küçük olsa bile hepsinin sayılmak zorunda olduğundan bahseder. Lenon'ın
vokalinin de şarkı boyunca takındığı tavır birkaç farklı duygu durumundaki olay
ve haberden bahsetse de hep aynıdır. Kayıtsız.
Paul’un aklına takılan bir dize, “I’d love to turn you on”
oldu. Bu satır yüzünden şarkı BBC tarafından yasaklandı; çünkü ortodoks medya
onun LSD’ye gönderme yaptığını düşündü. Paul ise bir yandan Lenon’a “bu bir
uyuşturucu şarkısı biliyorsun değil mi?” derken, bir yandan da bu dizeleri “aslında
politik bir çağrı: gerçeği konuşmaya davet” diye açıklıyordu. İşte bu çok
anlamlılık, şarkının edebi gücünü daha da artıran önemli bir unsur oldu.
Lenon'ın kısmından sonra çığır açan sarsıcı bir orkestra bölümüne geçiş yapılıyor. Bu aslında, Paul'dan çıkan bir fikir olmakla birlikte The Beatles'ın bir başka önemli beyni George Martin'in de önemli rolü vardır. McCartney Martin'den "dünyanın sonu" gibi hissettiren bir şeyler istiyorum derken kabaca herkesin enstürmanlarının çalabileceği en düşük notadan başlamasını ve en yüksek notaya çıkmasını istemişti. Bölüm boyunca müzisyenlerin doğaçlama yapmasını isteyen Mccartey’e paralel olarak Martin çok esnek bir nota yazımı yaptı ve bunu aranje ederek enstrümanlara belirli bir sınır çizdi; çünkü klasik müzik eğitimi almış müzisyenlerin doğaçlama yapmakta zorlanacaklarını düşünüyordu. Bir kısmını da doğal halinde bırakıp rastgeleleği ve kaotikliği korumaya çalıştı. Aslında 90 kişilik çok sesli bir orkestra planlanırken maliyetten dolayı ancak 40 kişilik bir orkestra ayarlanabildi. Ancak dört kez kayıt yapıp bu kayıtları üst üste koyarak tek parçada birleştirdiler ve orkestranın daha kalabalık bir yapıda duyulmasını sağlamış oldular.
Son olarak, bu bölümün ürpertici ve güçlü bir piyano akoru ile
bitmesine karar verdiler, seçeneklerden diğeri aynı akoru birkaç kişinin
mırıldanarak sona ermesiydi. İşte, şarkının son kısmı müzik tarihinin en meşhur
final akorlarından birini paylaşıyor. Lenon McCartney, Starr ve Evans üç farklı
piyanoda aynı anda E major akorunu bastılar. Şarkının sonunda bu 40 saniyeyi
biraz aşan sekansa yer verildi. Titreşim azaldıkça kaydın sesi yükseltilerek
daha uzun bir ses sağlandı. Hatta kaydın son saniyelerinde hışırdayan kağıt
sesleri ve gıcırdayan sandalye sesleri bile duyulur hale gelmişti. Bu akorun
anlamı dünyanın sonuna doğru giden bir orkestraya, nokta koyan bir akor
olmasıydı.
Tüm yukarıdaki yapım sürecini gözden geçirdiğimizde son
olarak eklemek gerekir ki A Day in the life kaydı için toplam 34 saatlik bir
süre harcanmıştı. Kıyas olması açısından The Beatles'ın bir albümü olan Please
Please Me için yalnızca 16 saat kayıt sürmüştü. Bu, şarkının ne kadar
titizlikle hazırlandığını ve dönemin teknolojisini nasıl esnettiğini göstermesi
açısından önemli bir bulgudur.
Armonik Yapı
Bir şarkının içinde iki ayrı dünya buluşabilir mi? “A Day in
the Life” tam da böyle doğmuştu. Lennon’ın karanlık, ağır ilerleyen bölümü ile
McCartney’nin kıpır kıpır ve canlı pasajı aynı parçaya sığdırılmaya çalışıldı.
İkisi de kendi içinde bambaşka evrenlerdi. Lennon’ın kısmı 79 BPM hızında, G
majörde dolaşırken; Paul’un bölümü birdenbire 163 BPM’e çıkıyor, E majör
anahtarına geçiyordu. Biri melankolinin ve kayıtsızlığın dibinde gezinirken,
diğeri neredeyse çocukça bir neşeyi taşıyordu. Bu iki ayrı farklı dünya
arasındaki köprüyü McCartney kurdu. Orkestra sekansı, iki parçayı birbirine
bağlayan bir kemer görevi gördü.
Ama işler o kadar da kolay değildi. Dönemin kayıt
teknolojisi bu geçişlere ayak uydurmakta zorlanıyordu. Bu yüzden Lennon’ın
bölümünden Paul’unkine geçişte 24 ölçülük bir boşluk bırakıldı. Stüdyoda herkes
tek tek sayarak o boşluğu tuttu, nitekim kayıtta da bu sayım duyulmaktadır. O
boşluğun bitişini haber veren şey ise bir çalar saat oldu. Ve ardından Paul’un
bölümü geliyordu.
Melodi yazımı konusunda bir dahi olan Lennon’ın melodisi de
armonik yapısı da sıradan değildi. Basit bir A minörle yetinmedi; onun yerine
Asus2’yi tercih etti. Bu seçim, parçaya gölgeli bir hava, alttan alta akan bir
melankoli kattı. McCartney ise Lennon’ın bu gölgesini aydınlatmak ister gibi
aşağıda parlak bas notalarıyla eşlik ederek muazzam bir tını oluşturur. Bunun
yanında Gitarda G majör gamında aşağıya doğru ilerleyen bas hareketi,
melankoliyi derinleştiren bir hava katması açısından önemli bir aranjedir.
Lennon’ın kısmı bu anlamda bir matem havası taşırken, Paul’un bölümü çok daha
canlı ve hareketli, enerjik bir yapıdadır.
Paul bu enerjik yapıyı matematiksel bir titizlikle bezer.
“Beşliler çemberi”ni kullanarak melodiyi armonik olarak örer, iki kez dönüp
dolaştıktan sonra G majöre çözülerek Lennon’ın bölümüne geri muazzam bir
çözülme yaşatır. D sus2, B9sus4 gibi sıradan olmayan, üzerine çok düşünülmüş
akorlar, şarkıyı armonik açıdan muazzam bir seviyeye ulaştırırken ince işçiliği
de gözler önüne serer. Paul yalnızca kendi bölümünü değil, Lennon’ın bıraktığı
boşlukları da basıyla küçük süslemelerle doldurur. Böylece armonik açıdan çok
zengin ve iki ayrı parçadan tek bir bütün yaratmayı başarmışlardır.
Ve final… Sessizliğe doğru giden son akorun ardından üç
saniyelik, tekrar eden bir kargaşa duyulur. Bu aslında bir kalabalık, bir
gürültü sesidir. Bunun sebebi ise plağın sonundaki “run-out groove”dur.
Normalde plağın iğnesi sona geldiğinde sessizlik devreye girerdi. Ama Beatles, plağın
sonu için farklı bir şey düşündü. Onlar, sonsuz bir saçmalık döngüsü yarattı.
Stüdyodaki şakalaşmalar, anlamsız sesler bir döngü halinde plağın son şarkısına
eklendi. Böylece aslında sinir bozucu bir şekilde plak bitmez; siz kalkıp
kapatana kadar aynı saçmalık dönüp dururdu. Bu da böyle absürtlükler içeren bir
şarkı için yakışır bir sondu.
18.08.25
Yorumlar
Yorum Gönder