Ana içeriğe atla

Gimme Shelter | Karanlık Bir Marş

 

Yıl 1969… Dünyanın üzerine kara bulutlar çökmüş, Vietnam’da savaşın kanı ekranlara taşmış, sokaklarda yangınlar, suikastler ve şiddet yankılanıyor. O karanlık atmosferin tam ortasında, The Rolling Stones, insanlığın çırpınışlarını ölümsüz bir şarkıya dönüştürdü: “Gimme Shelter.”

“Let It Bleed” albümünün açılış parçası olan şarkı, hiçbir zaman single olarak yayınlanmadı ama grubun en ikonik eserlerinden biri hâline geldi. Dört buçuk dakikalık bu karanlık marş, bir rock şarkısından fazlasıydı.


Keith Richards, 1968 sonbaharında, Londra’da bir apartman dairesinde otururken gökyüzü birden karardı. Nitekim, Londra’nın kasvetli ve yağışlı olağan havasının da üzerinde dikkat çekici, aşırı bir fırtına koptu. Pencereden seyrettiği insanların telaşını, koşuşturmasını ona tek bir düşünceyle ilham etti: hayatta kalmak için sığınacak bir yer arayışı. Richards’ın gitarından dökülen ilk riff, bu fırtınanın sesiydi aslında.

Ama şarkının kasveti yalnızca gökyüzünden gelmiyordu. Richards, aynı dönemde sevgilisi Anita Pallenberg ile Mick Jagger’ın “Performance” filmi setinde yakınlaşmalarından doğan kıskançlık ve öfke ile de kavruluyordu. Özel hayatın iç fırtınaları ile dönemin toplumsal kaosu birleşti.

Vietnam Savaşı, Martin Luther King Jr. ve Robert Kennedy’nin suikastleri, kitlelerin öfkesi ve umutların sönmesi… Mick Jagger’ın dediği gibi: “Çok sert, çok şiddetli bir dönemdi. Ekranlarda sadece savaş, yağma ve yangın vardı.” “Gimme Shelter”, işte bu kıyamet günlerinin yankısıydı.

Şarkının imza rifini Richards, Avustralya yapımı bir Maton gitarla kaydetti. Öyle ki gitarın sapı, son notada yerinden çıktı. Orijinal kayıtta duyulan bu ses bile sanki şarkının kasvetini kaderini yansıtır gibiydi.

Kayıt sürecinde Brian Jones, uyuşturucu ve kişisel sorunlarla grubun dışında kalmıştı. Birkaç hafta sonra, havuzunda ölü bulundu. Bu trajedi, albümün kasvetini daha da ağırlaştırdı.


Ve sonra, şarkıyı efsaneye dönüştüren an geldi. Gece yarısı telefonla stüdyoya çağrılan gospel şarkıcısı Merry Clayton, pijamaları ve bigudileriyle kayda girdi. Önüne konan sözlere baktığında irkildi: “Tecavüz, cinayet… sadece bir kurşun ötede.” Ancak ekip üyeleri şarkının altyapısını, sözlerin anlamını anlatınca anladı ve o an, ruhunu şarkıya adadı. İlk denemesinde de çok iyi bir performans gösterse de şarkıyı bir oktav yukarıdan okumanın şarkının ruhunu daha iyi yansıtacağını düşündü. O kadar üst düzey bir performans gösterdi ki “Murder” kelimesinde sesi çatladı, ve adeta sanki bu kaostan kaçmaya çalışan bir kadının yardım çığlıkları gibi yansıttı. Clayton’ın o çığlığı, şarkıyı apokaliptik bir ağıttan insanlığın kolektif feryadına taşıdı.


Ama bu kayıt onun için ağır bir bedelle sonuçlandı: kısa süre sonra düşük yaptı. Yıllar boyu “Gimme Shelter”ı dinleyemedi, söyleyemedi. Düşük yapmasını şarkıdaki zorlu performanstan ve şarkının içerdiği yoğun duygunun onun üzerinde bıraktığı etkiden olduğunu düşündüler. Richards’ın gitarı, Brian Jones’un ölümü ve şimdi de Clayton’un düşüğü… Şarkı yalnızca kağıt üzerindeki birkaç sözden ibaret değildi. Tarif edilemez gizemli bir kasvet de oluşturmuştu.

Şarkı, çağının bir aynası olara; bir yandan “War, children, it’s just a shot away.” diyerek savaşa atıfta bulunurken; bir yandan “Rape, murder, it’s just a shot away.” diyerek şiddete atıfta bulunur. Şarkı baştan sona bir sığınak ihtiyacı ve isteğini anlatırken son dizelerde bu ihtiyacın kaynağını bulur. “It’s just a kiss away…” Savaş kadar yakın olan yıkım, aşk kadar yakın olan kurtuluşla dengelenir. Şarkının “fade out” ile bitmesi de aslında yalın ve özensiz bir bitişten ziyade, şarkının anlatmak istediği ve değindiği kaosun ve acının hala sürmeye devam edeceğini, fırtınanın asla bitmeyeceğini gösterir.

“Gimme Shelter”, sadece bir rock klasiği değildir. Bir marştır.
Bu şarkı, insanlığın karanlıkla yüzleştiği bir dönemin belgesi, Merry Clayton’ın çığlığıyla zamana kazınmış bir marş, savaşın ve şiddetin ortasında bir sığınak arayışıdır.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Madalyonun İki Yüzü: A Day in the Life | The Beatles nasıl çığır açtı? #1

     Londra sokaklarında pek popüler, Guinness hanedanının varislerinden biri olması hasebiyle magazinin odak noktası bir genç vardı: Tara Browne. Tara'nın yakın çevresi çok popüler ve meşhur kişilerden oluşuyordu ki bunların başında Brian Jones, Mick Jagger, Marianne Faithfull ve The Beatles üyeleri geliyordu. Londra'nın sosyetesinin merkezinde bulunan Tara'nın bir de hız tutkusu vardı, yarış pilotluğuna merak salarak özel bir Lotus otomobil satın almıştı. Noel öncesinde yine şaşalı bir gecenin sonunda park halindeki bir kamyona çarptı, Tara henüz 21 yaşında hayata veda etti. Tara’nın ölümü Londra sosyetesini sarstı. Çocuklarının velayet davası bile gazetelere taşındı; Daily Mail ’deki haberler sabah kahvesi eşliğinde milyonlara ulaştı. İşte o sabahlardan birinde John Lennon gazetenin manşetinde bu haberi okudu. Kısa süre sonra da Beatles tarihinin en ikonik şarkılarından biri doğacaktı. Lennon satırları görünce mırıldandı: “I read the news today, oh boy…” Tara’nın traje...

Blackbird | The Beatles

  Irkçılık, Amerika başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde, yüzyıllar boyunca siyahların üzerine ağır bir gölge gibi. Nice acıklı hikâye vardır; ama benim belleğimde en çok yer edenlerden biri Green Book filminde anlatılan hikâyeydi. Bir yanda bağnaz önyargılarla büyümüş beyaz bir şoför, diğer yanda zarafeti, eğitimi ve muazzam virtüözlüğüyle büyüleyen bir caz piyanisti... Piyanist, üst sınıftan kalabalıklara konserler verirken hayranlıkla alkışlanıyordu. Fakat sahnede alkışlanan o eller, kuliste aynı saygıyı görmüyordu. Filmin bir sahnesinde, kısa bir ara sırasında lavaboya gitmek istediğinde görevli onu dışarıdaki “özel” tuvalete yönlendirir. O tuvalet, dökülen tahtaları, karanlığı ve pisliğiyle insana hakarettir. İşte tam da o an, bir insanın yalnızca teni yüzünden ne denli aşağılanabileceğini, hiç beklenmedik bir sahneyle güçlü bir şekilde hissettirmişti. Tabiki ırkçılık sadece bir film sahnesinden ibaret değildi. Özellikle 1950 ve 60'lı yıllarda siyahiler lehine pek çok...