Tüm bir yıl geride kalmış: yorgunluklar, hüzünler, kahkahalar, gözyaşları, eski dostluklar… Şimdi ise umut dolu yeni bir yıl kapıda. Eşinizi ve çocuklarınızı yanınıza alıp şehrin gürültüsünden uzak, birkaç günlük sakin bir yılbaşı tatiline çıkıyorsunuz. Yeni yıla en sevdiklerinizle girmek, birlikte dilek tutmak fikri yüreğinizi ısıtıyor. Serin ve kapalı bir cumartesi sabahı yola koyuluyorsunuz. Bazen sevdiğiniz şarkılara eşlik ediyor, bazen ağlayan bebeğinizi ninniyle avutuyor, bazen de çocuklarınıza bilmeceler sorarak yolun keyfini çıkarıyorsunuz. Her şey sıradan bir yolculuk gibi akıp giderken, gök birden çatlıyor. Şiddetli bir sağanak başlıyor. Bu sırada yolda mahsur kalmış, otostop çeken bir adamı görüyorsunuz. Perişan hâlde. “En kötü ihtimalle en yakın benzinlikte indiririz” diye düşünüyorsunuz. Ona acıyıp arabayı durduruyorsunuz. Ve işte tam o anda, sanki havanın uğultusuyla birlikte tüyleri diken diken eden bir melodi yükseliyor. İçinize soğuk bir ürperti işliyor. Bir ...
Irkçılık, Amerika başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde, yüzyıllar boyunca siyahların üzerine ağır bir gölge gibi. Nice acıklı hikâye vardır; ama benim belleğimde en çok yer edenlerden biri Green Book filminde anlatılan hikâyeydi. Bir yanda bağnaz önyargılarla büyümüş beyaz bir şoför, diğer yanda zarafeti, eğitimi ve muazzam virtüözlüğüyle büyüleyen bir caz piyanisti... Piyanist, üst sınıftan kalabalıklara konserler verirken hayranlıkla alkışlanıyordu. Fakat sahnede alkışlanan o eller, kuliste aynı saygıyı görmüyordu. Filmin bir sahnesinde, kısa bir ara sırasında lavaboya gitmek istediğinde görevli onu dışarıdaki “özel” tuvalete yönlendirir. O tuvalet, dökülen tahtaları, karanlığı ve pisliğiyle insana hakarettir. İşte tam da o an, bir insanın yalnızca teni yüzünden ne denli aşağılanabileceğini, hiç beklenmedik bir sahneyle güçlü bir şekilde hissettirmişti. Tabiki ırkçılık sadece bir film sahnesinden ibaret değildi. Özellikle 1950 ve 60'lı yıllarda siyahiler lehine pek çok...